fbpx
 

Ya Türkçe Konuş Ya Da Sus

Ya Türkçe Konuş Ya Da Sus

Dil, bir ülkenin birliğinin ve bağımsızlığının en önemli simgesidir; kültürün aynası, koruyucusu ve taşıyıcısıdır. Dolayısıyla her dil kendini konuşan milletin yüzyıllar içinde ortaklaşa yarattığı milli bir kurumdur. Bizi biz yapan temel unsurdur.

Peki, biz bu temel unsurumuza hak ettiği saygıyı gösteriyor muyuz? Tabii ki hayır. Bu soruyu bile kısa bir zamanımızı ayırıp düşünmüyoruz. Onu yok sayıyoruz, önemsemiyoruz, yabancılaştırıyoruz.  Şunu unutmamamız lazım: Dil, millet denilen toplumun en önemli sosyal varlığıdır. Atatürk “Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir.’’ diye boşuna söylememiştir. Buna layık olmak için de önce dilimizi sevmeli sonra da onu doğru bir şekilde kullanmalıyız.

Türk dili, bugün yabancı dillerden dilimize giren ve bir türlü farkına varamadığımız büyük bir salgınla karşı karşıyadır. Bu salgın yalnız dil bilincinin değil, ulus bilincinin de henüz gereği gibi yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğun bir etkisi altında kalmışlardır. Bu dönemde pek çok Arapça ve Farsça sözcük dilimize girmiştir. Sadece dini kavramlar değil sosyal, kültürel ve edebi alanlara ait kavramlar da dilimize girmiş ve hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu yüzden güzel Türkçemizde yabancı sözcükler içindeki en büyük oran Arapça ve Farsçaya aittir. Türkçenin söz varlığını Arapça ve Farsçadan sonra en çok etkileyen yabancı dil Türkiye Türkçesi açısından düşünüldüğünde Fransızca, genel Türkçe için düşünüldüğünde Rusça olmuştur. Özellikle Tanzimat Dönemi’ndeki Fransız hayranlığı sosyal ve yazınsal alanda birçok Fransızca kavramı ve terimin dilimize girmesine neden olmuştur. Bunların dışında Çinceden, Moğolcadan hatta klasik Hint dili olan Sanskritçeden ve daha pek çok dilden sözcükler dilimize girmiştir ve bu kelimeler Türk dilinin birer parçası haline gelmiştir.

Bunların bazıları yüzyıllar süren bir yolculuktan sonra dilimize yerleşmiş ve Türk dili ile özdeşleşmiştir. Bu kelimelerin bazıları dil bilgimizin yapısına uyarken bazıları da bu yapıya uymamış ve beraberinde istisnaları da dilimize sokmuştur. Aslında yabancı dillerden dilimize giren, halk tarafından kabul edilen, yani artık Türkçeleşmiş olan kelimeleri artık dilimizden çıkarıp atamayız; ancak Türkçe karşılığı olan yabancı kelimeleri kullanmaktaki ısrarımız yapmacıklıktan ve bizi gülünç duruma düşürmekten öte geçmiyor. Bunu önlemek için yeterli duyarlılığı göstermiyoruz, dilimizin milliyetçisi olamıyoruz. Bu kelimelerin çoğunun özenti ve gösteriş amaçlı kullanılıyor olması sanırım bu durumun en üzücü tarafı olsa gerek. Ama yine de bir marifetmiş gibi bildiğimizi okumaktan bir türlü vazgeçmiyoruz, daha doğrusu vazgeçemiyoruz.

Bu konuda toplum hayatında önemli bir yere sahip olan yazılı ve görsel medyanın da Türkçe konusunda hassas olması gerekirken ne yazık ki dilin doğru kullanımına çok az önem vermesi son derece manidar. Geçmişe bakacak olursak yıkılan bütün devletler ilk olarak dillerini kaybetmişlerdir. Çünkü dilini kaybeden bir millet, özünü yani her şeyini kaybetmiştir, yitirmiştir. Ünlü filozof Konfüçyüs bir sözünde ‘’Bir ülkeyi yıkmak istiyorsanız bu işe önce dilinden başlayın.’’ diyerek bu gerçeği çok isabetli bir şekilde dile getirmiş.

Güzel Türkçemizi yabancı dillerin etkisinden kurtarmalıyız. Bu kutsal hazinemize hak ettiği gerçek değeri vererek onu, ona yakışan bir şekilde en güzel şekilde kullanmalıyız, çünkü dil birliği milleti oluşturan özelliklerin en başında gelir. Bu nedenle de dilimize kendi damgamızı vurmalıyız.

Melih Göküş




444 3 725