fbpx
 

Öğrenmenin Yaşı Var Mı?

Öğrenmenin Yaşı Var Mı?

Cevap Veriyorum: Yok.

Yok efendim, öğrenmenin de yaşı yok, öğretmenin de. Bu yüzden öğretmeniz ya biz. Seviyoruz her ikisini de. Zaten sevmeseydik zor olurdu biliyor musunuz? “Ne olursan ol yine gel!” mesleği değil, öğretmenlik. Çok şey olup hep hiçmişsin gibi yaşayacaksan gel! Mütemadiyen “Ben olmadım daha.” diyeceksen gel! Ama öğrenme kısmı için, evet:

“Ne olursak olalım, yine de gidelim, hep öğrenelim”

Birbirimize benzemeyiz mesela. Her öğretmen farklı bir özellik taşır içinde. Kimi güzel öğretir, kimi güzel sever, kimi çok güldürür, kimi çok düşündürür. Kimi hepsini yapabilir, vaaooovvv! Ve hepsi, kendine has meziyetini, sadece öğrenciye değil, birbirine de öğretir; sadece birbirinden değil öğrenciden bile bir şeyler öğrenir. Bitmeyen bir keşif, bizimkisi vesselam. Mesela ben kendimden örnek verecek olursam, ön yargılı bir insan olmamaya gayret ederim, öyle de olduğumu sanarak hata ettiğimi üç yıl önce bir ufaklık -hakikaten de ufak ve aşırı tatlı, minik bir kız çocuğu- gösterdi bana. Gün bitti, son dersin çıkış zili çaldı. Zil çalar çalmaz bu ufaklık fırladı yanıma, heyecanlı heyecanlı “Öğretmenim, ben hemen çıkabilir miyim?” dedi. “Çık bakalım, nereye yetişeceksin acabaaaa?” diyordum ki daha “Çık.” kelimemi duyar duymaz fırladı. Arkasından sesleniyorum, “Koşma, yavaş, dikkat et.” Yok, duymadı bile beni. Bir yandan söyleniyorum kendi kendime: “Ev mi kaçıyor? Hangi oyuna, hangi diziye yetişeceksin çok merak ediyorum, neyin acelesi bu, ah çocuk ah!” Bir yandan da diğer çocukların toparlanmalarına, montlarını giymelerine yardım ediyorum. Neyse uzatmayayım, kendi eşyalarımı toparlamaya başlamıştım ki benim ufaklık geri geldi, o kadar yavaş yürüyor ki bir elinde bir bardak su, diğer elinde de bir şey tutuyor, göremiyorum:

-Öğretmenim size ilaç getirdim.

-Efendim?

-Başınız ağrıyor ya. Dolorex getirdim.

-Nereden getirdin bunu?

-Revirdeeen. İzin aldım ya çıkabilir miyim diye, sizin için ilaç almaya gittim revire.

Bir bardak su da doldurmuş getirmiş kurban olduğum. “Sen nerden biliyorsun bakalım başımın ağrıdığını minik kuş?” dedim. Teneffüste, diğer nöbetçi öğretmenle aramızda geçen konuşmayı duymuş, “Başım çok fena Esra Öğretmenim, şu sesler, çocuk sesleri olmasa tahammül edemezdim, biliyor musun iyi bile geliyor” demiştim. Anlattı, nasıl da kibar anlattı, “Öğretmenim, özür dilerim ama Esra Öğretmenle konuşmanızı duydum teneffüste.” dedi. Bakın, burası yani konuşmasının devamı en can alıcı nokta, çocuk mantığının düzlüğü ama bir o kadar naifliği. Ve ekledi:

“Dediniz ki çocuk sesi iyi geliyor, ben size yarına kadar iyi gelsin diye ilaç getirdim. Daha kötü olursanız okula gelemezsiniz, o zaman çocuk sesi duyamazsınız, tekrar kötü olursunuz. Siz gelemezseniz de biz kötü oluruz.” dedi yaa. Ben hayran hayran onu dinlerken, pat diye sarılıp öptü bir de şapşik ve dedi ki:

“Şimdi daha iyisiniz değil mi?”

İlahi çocuk, iyileştireceğim derken fazla şaşkınlıktan öldürecekti beni. Akşam da annesine ısrarla beni aratmış, “Öğretmenim, ilaç iyi gelmediyse patates bağlayın başınıza demek için aradım. Anneme sordum öyle dedi.” dedi.

Halbuki ben neler düşünmüştüm ama neler öğrendim?

  1. Hala bir kuple ön yargım varmış. Derhal üstesinden gelinmeli.
  2. Çok fazla karmaşıklaştırmaya gerek yokmuş bir şeyleri. Bazen düz düşünmek çok iyi gelebiliyormuş.
  3. Patates, baş ağrısına iyi geliyormuş.

İyi ki öğretmenim dedim, bir daha. Öğretecek şeylerimiz olduğu kadar daha öğrenecek de çok şeyimiz var.

Uzun lafın kısası; kimden, ne öğreneceğimizi bilemeyiz. Kime ne öğretebileceğimizi de… O yüzdendir ki; her ikisi için de en ideal meslek öğretmenlik. Biz kaptık!

Fatma Hilal YÖNLÜ